Ayşe ARMAN  aarman@hurriyet.com.tr

Migros ile Karabaş’ın işi de halloldu
Biz Yalıkavak Migros’un önünde yatmakta olan Migros ve Karabaş…
Çok teşekkür ederiz, ellerinizden öperiz.

Yerimizden yurdumuzdan edilmek üzereyken, sayenizde burada pineklemeye, uyumaya, şekerleme yapmaya devam edebileceğiz.

Kim demiş bu ülkede sivil topluluk dayanışması yok diye. Biz hálá buradaysak, demek ki var işte. Sürgün kararına nasıl bir tepki gösterdiyseniz, mail’le, telefonla, bizzat gelerek, Migros yönetimi bizi yollamaktan vazgeçti.

Üstelik bir de kafamızı okşadı.

Zaten artık meşhur olduğumuz için gelip geçen herkes kafamızı okşuyor.

En çok da bize sahip çıkan Yalıkavak sakinlerine teşekkür ediyoruz, iyi ki varsınız!

Bizi gerçekten seviyormuşsunuz, anladık.

Layık olmaya çalışacağız, gelene geçene havlamamaya çalışacağız.

Havladıklarımızdan özür dileriz.

Şimdi de izninizle uyamaya devam edeceğiz…

İmza: Migros ile Karabaş

 —————oOo—————

Karabaş ve Migros

Ne zaman Yalıkavak Migros’a gitsem onları görüyorum, şahane bir şekilde devrilmiş uyuyorlar.

Selam veriyorum.

Şöyle bir kafalarını kaldırıyorlar, sonra uyumaya devam ediyorlar.

Tembellik haklarını kullanıyorlar.

O kadar şeker görünüyorlar ki, bana uzuuuun yaz öğleden sonralarını hatırlatıyorlar.

Onlar dünyanın en zararsız en şeker iki köpeği:

Karabaş ve Migros.

Bugüne kadar da kimseye havladıkları görülmemiş.

* * *

Benim çok hoşuma giden bir manzaradır.

Bir mekanın kapısında, paspasında uyuyan kediler, köpekler. Birden bire orası gözümde şahsiyet kazanır.

“Huzurlu bir yer ki, bu hayvanlar burayı ev gibi benimsemişler” diye düşünürüm.

Taksim’deki The Marmara Oteli’nin önünde de vardır mesela.

İnsanlar yanından nehir gibi akar geçer, o köpekcik istifini bozmaz, kıvrılarak uyumaya devam eder.

* * *

Bu iki kafadar tam olarak Migros’a bitişik olan “Pottery Home”un önünde yatıyorlar.

İçeri girince bir türlü kopamadığım bir butik, çok güzel seramikleri var.

Sahibi de Tamer Örek, dünyanın en zarif, en kibar adamı.

O da Karabaş ve Migros’u çok seviyor, tıpkı Yalıkavak’ın bütün yerli-yabancı ahalisi gibi…

Aşılarını ve bakımını Animana Veterinerlik Merkezi’nden Fulya Massizzo yapıyor, bir sürü insan da mama getirip, götürüyor.

Ama şimdi ne oluyor dersiniz…

Bir tek yazı ile bu kimseyi ısırmamış, kimseye zarar vermemiş iki hayvanı oradan sürüyorlar.

Akşam yazarı Sedat Sertoğlu’nun yolu, Gündoğan’dan Yalıkavak’a giderken Migros’a düşüyor, bir de ne görsün Migros’un önünü köpekler basmış (!), yemiyor içmiyor, bir yazı döşeniyor.

Tatsızlık istemeyen Migros yönetimi de, köpekleri oradan yollamaya karar veriyor, birini Migros’ta çalışanlardan biri alacak, diğerini de Türk vatandaşlığına geçmiş Amerikalı bir hanım

Rosmary Taramantano.
İyi tamam da bütün bunlara ne gerek vardı?
Neden köpekler, yerlerinden yurtlarından koparılıyorlar?

Bir tek insan şikayetçi oldu diye mi?

Bir tek köşe yazarı “Hoşuma gitmedi bu ne biçim şey!” diye yazı yazdı diye mi?

* * *

Sedat Sertoğlu müşteri ise, ben de müşteriyim.

Üstelik ben Migros’a neredeyse her gün gidiyorum, çünkü orada oturuyorum ve o köpekleri ondan daha fazla görüyorum.

O köşe yazarıysa, ben de köşe yazarıyım.

O rahatsız olmuş.

Ben olmadım.

O gönderilmelerini istiyor.

Ben istemiyorum.

E ne olacak şimdi?

Madem bir tek yazıyla o köpekleri göndermeye kalkıyorsunuz, o zaman bu yazıyla da lütfen yerlerinde kalmalarını sağlayınız.

Teşekkürler.

—————oOo—————

Antalya, Antalya…
NE yapabiliriz?..En acımasızlar anladılar…Taş yürekliler anladılar… Ama Antalya’nın Valisi, ilçe belediye başkanları, il-ilçe tarım müdürleri ve veterinerleri anlamadılarsa biz ne yapabiliriz?   

*
Dönün bakın Antalya’nın haline.

Türkiye’nin en güzel sahillerine sahip cennet Antalya artık bir beton yığınıdır, zevksiz, çarpık, görgüsüzce.

Ne ormanı var artık, ne o inci kıyılar.

En büyük orman yağması burada yaşandı, en büyük çevre vurgunları burada oldu, en büyük doğa katliamlarına Antalya bölgesinde tanık oldu insanlık.

Köpeklerin öldürülüp makinelerle ormana gömülmesi ise yok edişin sadece bir parçası.

*
Sahibi olan, kendi bahçesinde oynayan köpekleri, bir başka yerde görülen kuduz bahanesiyle bir gece alıp götürdüler.

(Ki yeni yasa evcil hayvanların kuduza karşı korunması, aşılarının yapılması, barınaklarda barındırılmaları ve asla imha edilmemeleri görevini kent yönetimlerine verir.)

Bir gece karanlığında kıyamet koptu Antalya sokaklarında.

Yavrusu olan anne köpekleri öldürdüler, yavruları annelerinin yanında diri diri toprağa gömdüler.

Hayvanseverler nasılsa kurtulmuş ve ormanın karanlığa kaçmış, korkusundan otların arasına saklanmış yavruları buldular.

Tümü öldü, çünkü annesiz yaşayamadılar.

Ve hálá Antalya meşeliklerinde ağlaya ağlaya yavrularını arayan anne köpekler var.

Yabancı medyada “Antalya katliamı” diye haberler vardı, baktıkça utandım doğrusu.

*

İşte sorun bu…

Kentleri yönetenlerde dahi eksik olan şeydir:

Uygar-çağdaş insan olmak…

Bu yoksa; uygar insanların merhametini, sorumluluğunu, bilincini, davranışını nasıl bekleriz onlardan?..

Yoksa vicdanları… Biz ne yapabiliriz?..

Biz doğaya ve canlılara saygıyı insanlara anlattık, büyükler anladılar, çocuklar anladılar, köylüler anladılar…

Bu bir çağdaşlık-uygarlık sorunudur.